İkindi sularıydı galiba kapı çalındı… Açtım. 17-18 yaşlarında bir kız. Ya da 19... Her neyse!
- “İyi günler…” diyip hemen konuşmaya başladı...
-“Ben okuyorum, yardımcı olmak için alır mısınız? Lütfeen…” diyip çantasından bir oda spreyi çıkarıp uzattı.
{Eyvah, dedim şimdi hapı yuttum.}
- “Koklamak ister misiniz?"
“Ay! Yok, yok… Koklamayım ben… Ama tamam alırım!” diyip kapıyı örttüm.
İşte tam bu esnada iç sesimle didişmeye başladık…
-Çıldırdın mı? Herhalde kapıyı tekrar açmayı düşünmüyorsun dimi?
-Evet, ne olur ki?
-On sene evvel pazarlamacı tarafından kazıklanan kimdi unutmuş görünüyorsun!?
-Şssh sus… Birileri duyacak kaç kişi okuyor burayı! Kafama kalkmasan olmaz! Ben ona inandım… Nesi kötü bunun… Kötü olan o mu ben mi?
-Onu bilemem ama sana bu iyiliğin kaça patladı hatırlatmak isterim!
-……… ama ya gerçekten buna ihtiyacı varsa! :(
-Bilemem. Ha birde, sprey koklatıp bayıltıp sonrada evi soyuyorlarmış haberin olsun… Koklama bari...
-Ay! Tamam, koklamadım zaten!
…
Bu kızcağızda bir pazarlamacı tipi yoktu… Ama ötekini de öyle sanmamış mıydım?
Düşünceli bir şekilde çantamdan cüzdanımı almaya gittim.
Bi yandan da düşünüyorum spreyi almadan parayı versem sadece, ayıp olur mu? Olur tabi… Yok, yok olmaz niye olsun ki… Dilenciymiş gibimi davranmış olurum… Evet, öyle gibi olur! Ne yapayım… Ne yapayım… Ne yapsaaam… L Derken geldim koridorun sonuna… Heyecan tavan yaptı bu arada… Açtım kapıyı parayı uzattım, kızda spreyi… Seri bir şekilde değiş tokuş yaptık… İyi günler diyip hızla kapadım kapıyı…
Kapıya sırtımı yasladım… Bir süre öyle kalıp nefes alıp verişimin normale dönmesini bekledim… Sonra delikten baktım gitmiş mi diye… Gitmiş!
Derin bir oh çektim…
Bunu da atlattım çok şükür!
Bu öyle rahatsız edici bir durum ki… Bir yandan sizden yardım isteyen birine elinizi uzatmak istiyorsunuz öte yandan siz tüm iyi niyetinizle yardım etmek isterken istismar edilebiliyorsunuz…
Kim bizi bu hale getirdi!
Nasıl bir dünyada yaşıyoruz biz? Birine yardım ederken bile korkar olduk!
...
Şimdi sprey dünden beridir vestiyerin üzerinde koyduğum gibi duruyor!
O değilde bu kız benim çilek kokulu şeylere bayıldığımı nerden bildi ki?!
Özledin mi beni? Özledin özlediiiiin :) Bende seni valla!
Ama biliyorsun senin bu hatun, arada sıkılınca böyle saklanma gibi bir hastalığa sahip! Bu kadar blogcunun içerisinden sana da böylesi düştü idare et! Yaa anla MyHusband neler çekti yıllar yılı benden!
Yeni evliyken köşe bucak saklanırdım birde ben. Hah ha! Ne çocukluk! Adamcağız işten gelirdi birde yarım saat evin içerisinde beni arardı panikle... {Yoook her gün değil böyle blogtaki gibi, kafama estikçe canııım}
Ama bir gün baktım ki oturmuş koltuğa, atmış bacak bacak üstüne, almış TV kumandasını eline kayıtsız bir şekilde "bitanem lütfen çıkar mısın saklandığın yerden!?" diyor... Hmm.. dedim bu iş kabak tadı vermiş.
Dedim ki yangın var diye milleti sürekli dağa koşturan, sonra bir gün gerçekten yanınca kimsenin inanıp da gitmediği yalancı çocuğun hikayesindeki gibi bir gün gerçekten kaybolsam bu adam oturup çıkmamı bekleyecek... Yandım demektir!
O gün oyunun sona erdiği gündür!
Gel gelelim bu benim kanıma işlemiş... Sıkıldığım anda tası tarağı toplayıp kaçıyorum ben... Kaçıyorum dediysem de her zamanda illa fiili değil ya canım... gibi; kendi kabuğuma, kendi evime, kendi içime...
Ben aslında buna daha çok şarj olma dönemi diyorum aslında ya neyse... {Tamam, eskiden oyun içindi ama şimdi gerçekten öyle... Başka hiç bir amacım yok! Valla! J }
Belki de benim hayatla baş etme şeklimde budur!
Amaan zaten hayatın kendiside bir oyun değil mi ki zaten?
Oyun dedim aklıma geldi... Çocukken hangi oyunları oynardınız sahi?
Ben tam bir şebnem tutkunuydum! Şimdi oynayan var mıdır ki?
Dergileri satılırdı. Aboneydim ben onlara... Alır, keser, elbiseleri giydirir... Saatlerce bıkmadan oynardım... Hikayeler yazardım oynatırdım onları... Esas kız elinde paketler hızla koştururken esas oğlanla köşe başında çarpışırlar... Kızın elindeki paketler yere düşer esas oğlanda onları toplarken göz göze gelirler... Ta- taaam... AŞK!
Olay her seferinde böyle başlardı istisnasız! Başka türlü aşık olunamıyor mu zannediyordum acaba? :)
Tamam, kabul ediyorum hiç yaratıcı değil! Ama o zamanların Yeşilçam filmlerindeki en popüler tanışma biçimi buydu! Yalnız tek fark benim hikayelerim hep mutlu başlar mutlu biterdi... Entrika sıfır yani...
Birde onlar için mecmualardan {Hah hay! bu kelimeyi kullanan kaldı mı ya?!} yani dergilerden ünlülerin üzerindeki kıyafetleri keserdim... Böyle delik deşik olurdu tüm dergiler... Teyzem fark ettiğinde canıma okurdu!
Şimdi düşünüyorum da biri benim Elele dergilerimdeki tüm kadınların üzerindeki elbiseleri kesmiş... kafalar ööyle duruyor. Her sayfa delik deşik... Kızarmışım bende! :) Hem de çok!
Şebnem oynatmaktan sonraki ikinci en büyük zevkim konser vermekti... Evet, itiraf ediyorum 6-10 yaş aralığı dönemim Assolist olmayı hayallemekle geçti. Saç fırçasına bağladığım tüllü mikrofonumla üzerime giydiğim anneme ait üstümden kaçan abiye kıyafetim, yine ona ait en topuklusundan içerisinde ayaklarımın kaybolduğu kırmızı ayakkabıları, kırmızı rujum ve de en kokoş halimle evdeki çiçeklere az konser vermedim... Bendeki edayı o kırılmaları görseydiniz içime Emel Sayın kaçmış zannederdiniz yemin ederim! Allahtan işi assolist olmak için evden kaçmaya kadar götürmemişim... :)
İşte böyle...
Neyse konunun başıyla bu son yazdıklarımı birbirine bağlamam imkansız gibi gözüküyor... Saklanmaktan girdim assolistlikten çıktım baksanıza...
Yapıyorum bunu hep... Kendimde şaşıyorum sonra... Buraya nerden geldik şimdi diye...
Ben şimdi hiç bir şey olmamış gibi havaya bakıp ıslık çalma triplerinde kaçsam...
Siz nasıl bağlarsanız bağlasanız... :)
Ya da ben size bir şiir okuyayım mı?
Evet, evet... ben okudum... Gerçekten! :)
*Şuşiiri seslendirdikten sonra... Benden yine şiir bekleyenler vardı... Onlara gitsin bakalım:)
"Orta Doğu‘ya Cola pazarlamaya giden ancak başarısız olan bir satıcıya arkadaşı sormuş -Neden başarısız oldun? -Arabistan'a indiğimde çok ümitliydim ve kendime güveniyordum,çünkü henüz Cola'yı bilmiyorlardı.Ancak Arapça bilmiyordum ve 3 poster aracılıgıyla amacımı taşımayı planladım. İlk poster:Çölde susuzluktan bitkin düşmüş kumda yatan bir adam İkinci poster:Adam Cola içiyor. Üçüncü poster:Adam tamamiyle taptaze ve dinç oluyor! Ve bu posterleri her tarafa yapıştırttım. -Sonra yani bu işe yaramadı mı? -Yarayacaktı, ama Araplarin sağdan sola okuduklarını kavrayamadım.
Çok sevdiğim renklerden. Su kadar rahatlatıcı, ferahlatıcı bir renk.
Turkuvaz rengini ve taş olarak özelliklede takıda çok seviyorum... Hatta abartıp üç ayrı kolyeyi aynı anda takıyorum. Altın, Turkuvaz ve Akik kombiniyle... Taşlarla ve renklerle ilgilendiğimi biliyorsunuz. Biraz iyileştirici etkisi olduğunu düşündüğüm için olsa da görsellik kısmını da inkar edemem tabii... Çok hoşuma gidiyor mavili takılar takmak.
Kardeşimin düğününde iki ayrı gece için iki ayrı renk seçmem gerekiyordu bende bir tanesi için bu rengi tercih etmiştim gece kıyafeti hazırlatırken.
Turkuvaz rengi krep şifondan çok hoş bir gece kıyafetiydi... Yürürken, dans ederken etekleri uçuşan çok şık rüya gibi bir tuvalet olmuştu...
Diğeri mi? O kırmızıydı. Kırmızıyı günlük giysilerde çok tercih etmesem de gece kıyafetlerinde doğru bir model seçimi yapıldığında çok iddialı ve güzel buluyorum. Kırmızı öyle bir renk ki insanı vezir de yapabilir, rezil de! Eğer modeli abartırsanız rüküşler kraliçesi olmanız da mümkün... Hatta kimi zaman yanlış model seçimlerinden dolayı kişileri çok basit gösterdiğini de düşünüyorum... Bu yüzden çok dikkatli olunması gereken bir renk... Bence.
Neyse konumuz zaten kırmızı değildi onu başka bir post'a bırakalım...
Maviye geri dönelim...
Önce mavinin zihinsel ve duygusal özelliklerine bir göz atalım mı?
YÜKSELEN ÖZELLİKLERİ: Mavi renk, derin ruh dünyasını ve sonsuzluğu ifade ederken sakinliği, güven ve sadakat duygusunu sembolize eder. Yeteneğin, güzelliğin, barışın, sevginin, şifanın ve görev bilincinin rengidir. Mavi tedavi edicidir. Onur ve gurur yükler.
KOYBOLAN ÖZELLİKLER: Mavi renk, sürekli bir arayış içerisindedir.Şüphe, güvensizlik ve yetenek eksikliği bu rengin olumsuz yönleridir. Kozmosun rengi olan mavi insanı gerçekleşmesi mümkün olmayan hayallere de sürükleyebilir. Bu sebepten ötürü kendi özgüveni olmayan, aşırı duygusal karakterler de yaratır. Mavi insanlar, tekdüzeliğe alıştırabilecek özelliğe sahiptir. Mavi durgun, ağır ve soğuk bir kişilik de oluşturabilir.
FİZİKSEL ÖZELLİKLERİ: Mavinin sakinleştirici ve dinlendirici özelliği olduğu gibi yüksek nabız, hipertansiyon ve ateşli hastalıklarda tedavi için kullanıldığında iyi bir şifacıdır. →RenkCenter
Ve işte huzurlarınızda.... Gözlükten çantaya, kıyafetten aksesuarlara, her yerde MAVİ.
Herkeste bir şikayet bir şikayet... Efendim böyle YAZ olur muymuş? Hava nasıl serinmiş... Bu sene yağmurlarda bitmek bilmemiş... miş miş miş...
Bende gık yok... Sessiz sessiz dinliyorum. Suratımdaki kocaman gülümsemeye mani olamıyorum ama... İçimde kahkahalar atıyorum sevinçten, bi bilseler! "E ne güzel işte keşke hep böyle geçse ya! Serin serin oooh!" Desem herkes üstüme hoplıyacak biliyorum...
Sevmiyorum YAZ'ı... Niye? Çünkü çok sıcak! Enerjimi yok ediyor. Böyle külçe gibi oluyorum. Kendimi kaldıramıyorum yerimden. Geceleri boğulacak gibi oluyorum sıcaktan. Sivrisineklerde cabası...
Ben baharın { ilk- son her ikiside } aşığıyım...
Şaşırıyorsunuz bana biliyorum... YAZ sevilmez mi diye... Dimi?
Bakın şimdi birşey söyleyeceğim ona daha çok şaşıracaksınız. Denizde sevmem ben... Hayır, yani bi dakka görüntü olarak severim tabi ama içine girmek... I- ıh.
Korkumdan yüzmeyi de ilerletemedim zaten...
Kendimi kurtaracak kadar biliyorum birazcık ama su üzerinde yatmayı/dinlenmeyi beceremiyorum. Öyle olunca da habire kulaç at bi süre sonra yoruluyor insan tabii... Fazla açılamıyorum anlayacağınız. Zaten açılmak nerdeee, saniyede bir bacağımı yere uzatıp derinliği kontrol ediyorum ayağım yerden kesilmiş mi diye? Eğer öyleyse seyreyle bende paniği... Bu yüzden herkes denize doğru açılır, ben tersine sahil boyu yüzüyorum, boğazımı geçmeyecek o su! J
Yosun+ denizanası korkusu... Köpek balıkları... Dalgalar... Tsunami... Hangi birini sayayım ki?
Bundan yıllar önce Erdek'e kampa gitmiştik... Hiç gittiniz mi? Süper olur kamplar. Bi kaç günden sonra herkes birbiriyle ahbap olur. Bir muhabbet ki sormayın gitsin; gündüzü ayrı eğlence, gecesi ayrı. 18-19 yaşlarındayım... Bir arkadaş grubu var beni de çağırdılar aralarına. Şamata gırgır her şey çok güzel... Hoş beşten sonra hadi dediler denize açılıyoruz. Yeni tanışmışız. Yok, da diyemedim ben yüzmeyi çok iyi bilmemde... Denizde sığ... Biraz boyu aşan bir bölgeyi geçtikten sonra tekrar belinize iniyor su. "Oraya kadar gideceğiz orada voleybol oynayacağız" dedi bunlar. {Kumsalın suyu çıktı ya.!} Neyse açıldık bakalım. Ben o arayı {boyu yutan bölgeyi} hızlı bir şekilde geçtim hiç dinlenmeden... Kumsaldan denize doğru bakınca bi sorun yoktu ama oraya gidipte sahile doğru bakınca ne halt ettiğimi anladım. Millet ufacık gözüküyor. Başladı mı başım dönmeye midem bulanmaya. Ağladım ağlayacağım panikten... Ne Voleybolu ayakta duramıyorum ben... Allahım ben o sahile geri nasıl dönücem. Hayatta yüzemem oraya kadar diyorum. Başladım ağlamaya... Hepsi etrafıma toplandı. "Ben fenalaştım beni götürün lütfen, hemen" dedim... "Yüzemez misin?" dediler... "Yok" dedim. İki kişinin sırtında döndüm sahile... J Rezalet!
Bir keresinde de Çınarcıkta sahilde kayalıkların üzerinde otururken dalga gelip beni denize atmıştı. Ne olduğumu anlayamadan denizin içinde bulmuştum kendimi... Üstüm başım berbat olmuştu. Saçımın diplerine kadar kum dolmuştu... Çevredeki bakışları anlatmama gerek var mı?
Yine başka bir seferinde Alanya'da o sene deniz bir dalgalı bir dalgalı anlatamam... Bir adam boyunu aşıyor dalgalar, öyle böyle değil. Bizimki de bayılıyor dalgaya. Neymiş, dalgaya doğru yüzmek üstünden hoplamak çok zevkliymiş.
Dedi ki "ben seni tutarım sen hiç endişe etme!" Güven geldi MyHusband yanımda ya! Denize doğru yavaş yavaş yürüyoruz elele... {Deniz kenarına sadece oturmaya güneşlenmeye gittiğim için bende bi havalıyım bi havalıyım bu arada sorma!...}Bir baktım karşıdan kocaman bir dalga geliyor ama benim iki katım. Ay! Ben bir panikledim yok dedim ben vazgeçtimdönüyorum... bi anda geri döndüm kaçacağım güya... Bu kadar mı hızlı gelirmiş bu dalga, beni bir aldı anında denizin dibindeyim... O iki karış suda altımı üstümü şaşırdım çıkamıyorum denizin üstüne... Ben çıktım çıkmasına sonunda ama karizma yerlerde... Saç baş dağılmış... Ağlamaklı bir halde söylene söylene çıktım denizden... "Dalgaya doğru yüzmesi zevkliymiş, yok benim yanımdaymış bişi olmazmış ha! Bıdı bıdı bıdı...."
MyHusbandda peşimden koştura koştura geliyor... "Valla bitanem öyle hızlı oldu ki yakalayamadım seni kaybettim bi anda..." Özürler özürler özürler... "Şöyle oldu böyle oldu...." sürekli bişiler anlatıyor ama dinleyen kim...
İşte böyle...
Hangi birisini anlatayım. Her girişim ayrı bir âlem... Bu yüzden ben girmeyim mümkünse sadece seyredeyim... Oturup kenarda bergamutlu çayımı içip seyredeyim... Güneşleneyim... Kenarında dolanayım. Deniz kabukları toplayayım... Çok bunalınca sahil boyu bi kaç kulaç atıp çıkayım... Kumdan kaleler yapayım... Akşamına kumda ateş yakalım etrafına oturup dostlarla sohbet edelim... Hafiften bir rüzgar essin... Denizin kokusunu getirsin... Dalgaların sesi uzaktan gelsin { ama uzaktan sadece, üzerime üzerime değil:) } Sevgilim üşündün mü desin, kalkıp omzuma şal getirsin... Ben başımı omzuna koyayım... Şarkılar söyleyelim hep birlikte... Ama en eskilerinden...
"Seni uzaktan sevmeeek aşkların en güzelii!" Diyelim...
Ben dönüp denize bir göz kırpayım... "Seni de" diyeyim...
Bazen oturup dakikalarca onları izliyorum... Bulutları... Şekilden şekile girmelerini...
Orada farklı bir diyar var biliyorum. Bulutlar ülkesi...
Bazen kralını görüyorum bulutlar ülkesinin, reverans yapıyor bana... Tüm kibarlığıyla... Tebessümle karşılık veriyorum bende... Çabukça kaçıyor ama acelesi varmış bir yere yetişecekmiş gibi...
Bir prensese dönüşüyor zaman zaman... Eteklerini sürüyerek sarayın bahçesinde çiçek topluyor... Onunda acelesi oluyor niyeyse... Kaşla göz arasında kaçıyor o da...
Herbiri şeklini değiştirmek için çok acele ediyorlar nedense... Saniye meselesi, gördün gördün... Çabucak değişiveriyor yoksa. Tıpkı bir İlizyon gibi.
Bazen bir ejderha... Bazende kötü kalpli cadı çıkıyor... Süpürgesinin üzerinde oradan oraya uçuyor... Şimşekler çakıyor bir anda her yan kararıyor... Pis kahkahalar atıyor. Siz o sesi gök gürültüsü sanıyordunuz di mi? Diil işte, o cadının sesi, yaaa :)
Bence gözler siz neyi görmek istiyorsanız onu görüyor birazda...
Bulutlar mesela... Siz mutluysanız onlarda mutlu, değilseniz onlarda değilller...